Firavun da sensin, Musa da!

Kimse kendini ayrıştırdığı zümreden ayrı görmesin. Hiç kimse hem de. Ben de dahil. Kendini ayrı görsen de, cahil diye etiketlesen de karşındakini, hepimiz birlikte oluşturuyoruz bu millet dediğimiz şeyi.


“Anlatıyorum anlamıyorlar ağbi. Hala aynı şey devam ediyor.” Eder tabi. Sen de anlamıyorsun çünkü. Sen de yanlısın. Sen de işin görülsün diye araya tanıdık sokuyorsun. Upuzun bir sıra gördüğünde “Çocuk kayboldu.” numarasıyla ön saflara geçmeye çalışıyorsun tıpkı onun gibi. Neyi hor görüyorsan, hepsi sende de mevcut. “Firavun da sensin, Musa da!” diyor Mevlana duymuşsundur. İlk işin kendinin bu memleketin herhangi bir insanından farklı olmadığını kabul etmek olmalı.



“Okumuyorlar, araştırmıyorlar. Her söylenene inanıyorlar.” Sen okuyor musun? Bu yazının okunmayacağını bildiğim için rahat rahat sallayabiliyorum ben mesela. Hayır, sen de okumuyorsun. Sağdan soldan duyduğun dedikoduları, seni onaylayacak bir topluluğa kendi fikrinmiş gibi anlatıyorsun sadece. “Ne kadar doğru.” dendiğinde de rahatlıyorsun, memnun oluyorsun, görevini yapmış sayıyorsun kendini. Yalnız olmadığını anlıyorsun bir bakıma.


Bir insanın istisnasız her konuya hakim olması mümkün değilken, maşallah senin dağ yolunda kamyon lastiğine sıkışan çakıl taşı hakkında bile fikrin var.


Defalarca söyledim. Fırsat buldukça da söylemeye devam edeceğim. O şunu yapmış, şu bunu demiş diyerek farkında olmadan hem toplumun hem de kendinin psikolojisini bozuyorsun.


“Bırakalım da istediklerini yapsınlar mı?” Bak bu soru hem senin hem de onun için geçerli bir soru. İkinizin de rahatsız olduğu konular birbirinden bağımsız ve meydanı bırakmak istemiyorsunuz. Boş boş konuşmaktan daha nitelikli eylemler var yapılacak. Alfred Adler’e hiç kulak verdin mi? “Yalnızca kötü olanı görmek ve suçlamak yetmez.” diyor hoca ve ilave ediyor; “İnsan kendine şu soruyu sormalıdır; bütün bunların düzelmesi için ben ne yaptım?”


Şimdi ben sana soruyorum bu soruyu. Mizah sandığın o soğuk, gereksiz esprileri yaymaktan, sadece şikayet edip, birileri gelsin yanlışları düzeltsin diye beklemekten başka ne yaptın? Kendi korunaklı dünyandan ayrılıp mücadele etmek için neler düşündün? Sokağa çıkıp ahenkli sloganlar atarak internette ona buna laf yetiştirip, avazın çıktığı kadar bağırmakla ekonomi düzelmiyor. Kadınlara, çocuklara, hayvanlara yönelik şiddet olayları sonlanmıyor, aksine artıyor. İşte bunu anlamadığın için “Senin de kızdıklarından farkın yok!” diyorum. Dünya değişiyor, sen hala 1970’lerin zihniyetini teknoloji ile harmanlayıp, mücadele ettiğini sanıyorsun.


Adamın biri çıkıyor. Telefonunda SMS uygulaması varken kalkıyor mesaj uygulaması geliştiriyor. Sonra da onu senin içinde yaşadığın ülkenin toplam bütçesinin üstünde bir fiyata satıyor. Üstelik bir de dünyada telefon kullanan hemen herkesin her bilgisine sahip oluyor. O bilgileri kullanıp stratejiler geliştiriyor, yeni ne yapabilirim diye kafa patlatıyor. Sen de ‘protesto’ etmeye devam ediyorsun. Sanal imzalarla bir şeylere destek verince vatandaşlık görevini yerine getirdiğini sanıyorsun. Ekonominin gidişatından şikayet ettiğini herkes bilince ekonomi düzelmiyor. Ekonomi artık devletin desteğiyle düzelmeyecek. Şunun bir farkına var artık. Senin vatandaş olarak bir şey üretmen ve ürettiğin şeyin dünya çapında olması artık bir zorunluluk. Üretmen lazım. Kahvede, meyhanede memleket meselesi tartışanlarla dalga geçiyorsun ama senin bilgisayar başında yaptığın da farklı bir şey değil.


Güneşli ülkemizin güzel insanlarının temel sorunu çok konuşması. Hep bir şeyler anlatma peşindeyiz. “Bak güzel kardeşim” tamlaması ile başlayan cümleler kurmayı pek seviyoruz. Ama kelime haznen yetersiz, sığ. Anlatmak istediğini doğru dürüst anlatmayı beceremiyorsun. Bir şeyler anlatmayı denediğin kişinin algısıyla, değerleriyle ile ilgili hiç bir fikrin yok. Sen sadece kendi fikrini kabul ettirmek peşindesin. Ayrılmayı beceremeyen ama didişmeden de duramayan çiftler gibiyiz.


Oğuz Atay’ın Günlüğünde yazıyor aşağıdaki satırlar. Tehlikeli Oyunlar’ın kahramanı Hikmet için aldığı notlardan biri. Demek ki; 1970’li yıllarda yazılmış. “İnsanlarımız bu kötü yaşantıyı dile getirmenin, ‘muhalefet yapmak’ olduğunu sanıyorlar. Yapanlar bile, ‘muhalefet yaptıklarını’ sanıyor bir bakıma. Aslında bir yanlış anlama olduğu halde, anlaşıp gidiyorlar...”


Böyle devam edersen şikayet ettiğin hiç bir şeyden kurtulamayacağını artık öğren! Biri gelecek, diğeri gidecek her şey düzelecek sanıyorsun değil mi? Hayır düzelmeyecek. Çünkü sen düzelmiyorsun. O kurtarıcı bir kere hediye edildi bu memlekete. Geldi seni çıkardı bataktan, üstünü başını temizledi ve erkenden gitti. Senin o kurtarıcının hatırasına hürmeten damarlarındaki asil kanın farkına varıp, bir şey yapman lazım. Yeteneğin, istidadın neye müsaade ediyorsa onu yapacaksın ama dünyaya meydan okuyarak yapacaksın onu. Onlar Mars’a gidiyorsa sen Jüpiter’e gitmenin planlarını kuracaksın.


Benim kimseyle bir derdim yok. Sadece senin saçma sapan vakit geçirmelerin kanıma dokunuyor. Artık kalk oturduğun koltuktan ve konuşmayı bırak! Bu memleket için, o çok üzüldüğünü sanmamızı sağladığın gençler için bir şey yap.





Son Paylaşımlar

Hepsini Gör