İstiridyenin iç kabuğundaki mavi

Güncelleme tarihi: Mar 18

Müsaitsindir umarım T. Çünkü biraz uzun konuşacağım. Artık içimde tutamıyorum, anlatmam gerek. Ama muhatabına anlatamam tutamadıklarımı. Kusura bakma sana kusacağım bütün meselemi.


Hani bir gün buluşmuştuk. Öyle planlı bir buluşma değildi hatırlarsın sen de. Tesadüf etmiştik yolda birbirimize. İkimizin de işleri vardı, işlerimizi halledip buluşmaya karar vermiştik. Hatırladın mı? Hah! İşte o akşam biri daha gelmişti yanımıza. İlk kez o gün görmüştüm; bir istiridyenin iç kabuğunda saklanan o mavi gözleri. Sen aracı oldun; biz de memnun olduk. O oturmadan oturmamıştım yerime. Beyaz bir gömlek, siyah bir etekle çıka gelmişti sohbetimizin orta yerine.


Sohbetler edildi, içecekler içildi. Karşılıklı konuşmadık hiç. Ben sadece baktım. Seninle konuşurken, onun gözlerine, ellerine, saçlarına, bir kere de bacaklarına baktım. Ama bir kere baktım yeminle. Pislik olsun diye değil. Her yerine baktım, en az bir kere; bir hata, bir eksiklik aradım soğumak için. En çok da gözlerine baktım. Belki bir hainlik vardır da düşmem bu tuzağa diye. Baktıkça kayboldum içimde, ama bulamadım. Ben kendimle savaşırken, onun gözleri hiç dönmedi benden yana. Oturmaların sonuna geldiğimizde tokalaştık. Tekrar memnun olduk tabi bunu yaparken. O gitmek için toparlandı, ben istiridyenin iç kabuğunda kaldım.


Olmazdı bu iş; belliydi en baştan. En iyisi bu karşılaşmanın hayaliyle yetinmekti. Büyük bir istikrar örneği göstererek; elimi attığım hiç bir işte tutunamadığım gibi, bunu da beceremedim. Büyüdü de büyüdü hayaller. Yer etti, yara yaptı. Ta ki; tekrar tesadüf edene kadar.


İlk o gördü beni. Buyur etti; “bir şeyler içelim” dedi. Kalmadım, kalamadım yanında. İşim var dedim, bahaneler uydurdum, gitmem gerek dedim. Ödüm patladı kalbimin atışını duyacak diye. Ya sezerse hislerimi bakışlarımdan diye soğuk terler döktüm. Ne kadar zalim anı varsa beynime hücum etti; o "kal" diye ısrar ederken. O eller buluşup, dudaklar birleşirse yerle yeksan olacağını sandım hayallerimin. Şimdiye kadar nelerle baş etmeye çalıştığımı bilmediğin için saçma gelebilir böyle korkular sana.


“Peki” dedi, “başka zaman görüşürüz” dedi. O andan sonra yaşadığım her dakika pişman olarak ayrıldım yanından. Şimdi bunları senin yerine; “bir hikaye yazdım” diyerek ona anlatmalıyım biliyorum. “Çok güzel bir kız varmış” diye başlarım; bir varmış bir yokmuştan sonra. “Gözleri mavi olduğu için her şeyi mavi görürmüş. O yüzden onun baktığı her yer güzelleşirmiş, aslına dönermiş. Elinin değdiği yerlerde hoş bir ışık kalırmış günlerce. Kimse kıyamazmış oraları silmeye, temizlemeye. Korkarlarmış ondan kalan izler silinirse eski kirli dünyaları ile karşılaşmaktan” diye anlatsam. Büyük ihtimalle anlamaz ondan bahsettiğimi. Belki de tepki gösterir; “hiç bu kadar saçma bir masal duymadım” der. Ya da güler yüzüme karşı eski Türk filmlerindeki vicdansız kadınlar gibi. Belli olmaz tabi; “ne şanslı kızmış” deme ihtimali de var.


O sevda yüklü katarın ellerimin arasından kayıp gittiği günden beri zaman bitti benim için. Uğraştığı, didindiği halde bir türlü ölmeyi beceremeyen Timoty Findley’in Bay Pilgrim’i gibi kaldım hayatta. Tabi ben kafama sıkmadım onun gibi, ya da bir ip sallayıp sağlam bir ağacın dalından geçirmedim ilmeği boynumdan. Ama tuttum kendimi, nefesimi. Dindirmeye çalıştım kalbimin çarpıntısını. İkna etmek istedim kendimi en kötü olasılıkları zihnimde yaşatarak. Baktım olacak gibi değil; vazgeçemiyorum bu istiridye kabuğunun iç tarafından, bir tarikat aradım kendime. Özlemle bekledikleri Mehdi’nin geldiğini, artık Tanrı’nın kıyameti koparmaya mecbur olduğunu, aşkın meşkin dert edilmemesi gerektiğini, yakında Tanrı’dan başkasına aşık olduğum için cayır cayır yanacağımı o kalın kafama sokacak bir tarikat. Hâlbuki o gözleri hatırladıkça kendimi hoş görmeye başlıyordum yaradandan ötürü.


İçine ellerimle yerleştirdiğim halde çamaşır makinesinden çıkmayan çorabın tekinin peşinde geçiriyorum zamanımı. Yeni temizlediğim yerlere çay kavanozunu devirip küfrediyorum. Camlar kurumadan yağan yağmura lanet ediyorum. Şarap açmaya çalışırken kırılan tirbuşonu fırlatıp atıyorum sinirle, mutfak penceresi çatlasın diye. Çekici çivinin başı yerine başparmağıma nişanlıyorum. Kızıyorum, öfkeleniyorum, unutuyorum nerede olduğumu, ne yaptığımı. İşte böyle anlarda beliriveriyor gözümün önünde o mavi gözler. Gülüyor sakarlıklarıma, her şeyi yanlış yapışıma, bir türlü yakamdan düşmeyen şanssızlığıma. Sonra kendimi görüyorum aynı hayalin içinde. Onun aynısının küçüğünden var etrafımızda dolaşan. Kucağıma alıyorum, omzumda taşıyorum. “Haydi, mavi parka gidelim baba” diye tutturuyor. O da mavi görüyor çünkü her şeyi. Ya kapı zilinin çalması lazım böyle zamanlarda ya da olağan olmayan başka bir sesin müdahale etmesi gerek. Yoksa en son ne halde kaldıysam öyle duruyorum saatlerce; yüzümde salak bir gülümsemeyle.


Almak için aylarca kupon biriktirdiğimiz ansiklopedinin, gazetedeki resimleri kadar büyük olmadığını gördüğümüzde vazgeçmeliydik hayal kurmaktan. Belki o zaman kovaladıkça gülerek kaçanlardan, yakalanınca kızıp fırça atanlardan yılmazdık. Elimizden tuttuğunu sanıp farkında olmadan boğanlar bezdirmezdi belki bu kadar. Her yıl dilendiği halde gelmeyen o sağlıklı, mutlu, huzurlu yılları beklemek bu kadar yormazdı ya da. Daha önce kalbimiz hiç kırılmadığı için daha cesur olurduk kendimizi açmaya. Kırk yılda bir başımıza geldiği için güle oynaya kabullenirdik olumsuzlukları. Kahkahalarla anlatırdık bir zaman sonra; “ulan bir kız vardı, istiridyenin iç kabuğunda saklıydı. Buldum onu, kendime almak istedim, ama gelmedi. Beğenmemiş ona uzanan elimi” diye.


Oysa yılgınlık var serde. Taşınamayacak kadar büyük bir yorgunluk. Şansını denemek; onun yokluğunun resmileşmesinden başka bir şey değil. Biliyoruz çünkü hiç aklından geçmediğimizi. Yoksa belli olurdu. Durup dururken ortalık yere kendini saçıp, sonra bedeninden dağılanları toplamaya uğraşmak çok zor be T.


O yüzden sana anlatıyorum. Birine anlatırsam belki çözülürüm, azalırım, silinirim diye. Bu gayrimeşru eziyeti kaldırmak güç geliyor bu yaşta. Anlayamadıysan gözlerime bak. Ben kahverengi görüyorum her şeyi. Karanlık bana bu dünya. Gökyüzü mavi, bulutlar beyaz değil ve ben de mavi değilim ne yazık ki.


Fakat rica ediyorum gidip anlatma. O kendi anlasın istiyorum ben. Büyük bir yorgunlukla kendini yatağa attığı bir gece, tam uykunun şefkatli kollarına teslim olacakken bakışlarım belirsin gözünün önünde. Bütün flörtlerinin anasının servis edildiği yerdeki iki karşılaşmamızı hatırlasın. Ondan kaçmak için yalan söylediğimi anlayıversin birdenbire. Az kalsın derdini anlatmayı beceremeyen bir salak yüzünden iki yaşamın heba olacağından ürksün. Uykusu kaçsın; huzursuz olduğundan değil, sevinçten. Telefona sarılsın o heyecanla; ama birdenbire birbirimizde telefonumuzun olmadığını fark etsin. Neyse ki; kim olduğumu bildiği için kolayca ulaşabileceğinden emin bir şekilde hayallere dalsın. Ne zaman uykuya daldığını fark etmesin. Beni rüyasında görsün. Onu öperken gülümsesin uykusunda. Hiç olmadığı ve bundan sonra hep olacağı kadar huzurlu kalksın yatağından ertesi sabah. Koşarak gelsin yanıma, elimi tutsun ve ben de onun gözleriyle görebileyim kahverengi dünyayı.

66 görüntüleme1 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Hüküm

Hamal