Penceremdeki Kuş

Bir kuş kondu pencereme. İzledi bütün olan biteni. Dinledi konuştuklarımızı. Belki içinde saklayacak bildiklerini, belki yedi düvele anlatacak göç yollarında. Ayrılık anı hoş olmadı çünkü. Bana kızdığı için her şeyi herkese anlatabilir. Anlatsın sıkıntı yok. Ben ondan önce davranıp anlatacağım pis röntgencinin şahit olduklarını.

Dedim ya; bir kuş kondu pencereme. Kumru gibi gösterişsiz güzel, serçe gibi cıvıl cıvıl. Ne kumru ne de serçe. İkisi de değil. Sessizce seyretti her şeyi. Küçük kafasını eğerek baktı perdenin müsaade ettiği aralıklardan. Ne kadar zamandır orada olduğunu bilmiyorum. Öpüşürken bizi gördüğünü biliyorum sadece.

Dudaklarımız kururken nefeslerimizin birbirimizin ciğerine işlemesine şahit oldu. Tenlerimizin temasına, ruhlarımızın hemhal olmasına, yaşlarımızın farkına, zihnimize darbeler vuran endişelerimizin eşlik edişini gördü. Gözlerimizin gülüşüne ağızlarımızın eşlik etmeyişine anlam vermeye çalıştı. Sevişirken gözlerimizin ardında beliren sevişmeden önceki sohbetlerimizi televizyon izler gibi izledi. Birçok şeyi anladı belki de hissetti. Örnek vermek gerekirse; ben o’nun bu anın gecikmesini neden istediğini o gittikten sonra anladım fakat kuş daha o dakika anladı. Onun dudaklarına defalarca baktığımı biliyor kuş. Bunun bakmak olmadığını, katıksız hasret olduğunu da anlamış. Anladıklarını yüzüme vurmadı o buradayken. “Ötesi beni ilgilendirmez.” dedi kanatlarını titreterek.

Kuş her şeye şahit olmadı tabi. Benim pencereme konmadan önce olanları bilmiyor. Bunları anca tahmin edebilir. Benim kadar şahit olamadı haline tavrına. En çok dikkatimi çeken şey saçları; kulaklarının arkasından geçirmiyor, bırakıyor ensesinden aşağı. Sonu gelmeyen bir huzur çavlanı gibi akıyor kendiliğinden. Anlatmak istediği o kadar çok şey var ki; hepsini sıralayamıyor kısa zaman aralıklarına. Sonra da akıp giden saatlere şaşıyor. “Ne kadar çabuk geçti zaman?” Benim için de zaman çabuk geçiyor o varken ama şaşırmıyorum. Her anın farkındaymışım gibi bir gönül rahatlığı var. Zamanlar bizim sanıyordum o zamanlar.

Bir kuş kondu pencereme. Kumru gibi durgun, serçe gibi hareketli. Bütün konuştuklarımızı duydu. Aşklarımızı, hayallerimizi, hayal kırıklıklarımızı, kızdıklarımızı anlatırken oradaydı. Onun neler sevdiğini biliyor meselâ. Neleri nelerle yemeyi sevdiğini, neleri ağzına sürmediğini, kimlerle bağını kopardığını, kimleri kendisi için özel tuttuğunu, kimi unutamadığını, kimin izlerini sürdüğünü kıpırdamadan dinledi. Sözlerin muhatabı ben olduğum halde bana göre daha derinden duydu; yaşından büyük konuşmalarını, yaşından büyük tecrübesini, yaşında yaşamak isteyişini.


Benim neyi sevdiğimi bilmiyor ama. Yeri gelmedi, anlatmanın gereği yoktu. Benim neyi sevdiğimi kimse bilmiyor. Neye özlem duyduğum hakkında kimsenin en ufak bir fikri yok. Satır aralarında kullandığım sözcüklerden karanlık dehlizlerimi keşfettiğini sananların bile kesinlikle haberi yok ne aradığımdan. Hangi taşın beni ezdiğini, yüreğimin değil de asıl ciğerimin yaralı olduğunu; bu yüzden kalbime dokunma çabalarının sonuçsuz kaldığını kimse bilmiyor. Büyük bir korkunun esiri olduğumu ve bu korkumu daha yeni keşfettiğimi, önceden bilmediğim için de hayatımın içine ettiğimi bilmiyorlar.

O gitti, kuş gitmedi. Bir yandan kumru gibi “Bu pencerenin önü bana yuva olur mu” diye bakınıyor, bir yandan serçe gibi “Büyük kuşlar var burada.” diye endişeli bakıyor penceremin önünü süsleyen ağaçlı manzaraya. Bir süre daha kaldı benimle. Sessizliğimi izlemeye devam etti. Duvarlara bakarak karnımı doyuruşuma şahit oldu. Hayallerimin yorgunluğuma yenik düşmesini, yastığıma işleyen beyaz kokuyu derin derin içime çekişimi gördü boynunu bükerek. Geçmiş konuşmaların zihnimde yankılanması, belirsiz gelecekten hâlâ umutla beklediklerimi, daha yavaş daha gürültüsüz nefes almaya çabalamamı gülmemek için kendini zor tutarak izledi. Kızdım bu haline. Söylendim. “Biliyor musun?” dedim; “Özel bir ana şahit olduğun için her şeyi bildiğini sanıyorsun. Bir bok bildiğin yok aslında. Öpüşürken ciğerlerime akan nefesini bırakmak istemediğim için böyle sık nefes alıp veriyorum. İçimde kalsın soluğu, uçup gitmesin diye.”

Birdenbire ciddileşti. Kızmama alındı. Sesimi yükseltmeme bozuldu. Küçük başını sağ yanına eğip dikkatlice baktı yüzüme son defa. Arkadaşları seslendi gökyüzünden. Arkasını döndü, tek kelime etmeden havalandı.

“Yazık!” diyordu kanatlarının havada çıkardığı ses. “Çok yazık! Anladığını sandığını da yanlış anlamışsın.”


Bir daha gelmez biliyorum. Ne o ne de kuş. Dünyanın, insanların kirinden arınmış bembeyaz bir bedenin daha kor damgası işlendi ciğerimize. Yaşamanın ağırlığına bir ağır bir dirhem daha eklendi omuzlarımızın üstünde. Git gide toprağa itiyor bizi hayata bakışımız güzelleştikçe.




Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Hüküm

Hamal