Sevmek Yalanı

Gideceğim diyordu. Dediğini de yapmış. Kapısındaydım sabahın köründe. Zili duymuyor. Telefonu, duymaya alışmadığım bir anonsla bildiriyor ulaşılamaz olduğunu. Uyuyor olsaydı, çoktan basardı kapı otomatiğine. söylene söylene açardı kapıyı. “Sanki başkasını bekliyormuşum gibi bir de merak ediyorum kimin geldiğini.” diye bir de dalga geçerdi kendisiyle. Kahvaltı edecektik, uzanıp ekran tanrılarından birini açıp, sevişecektik belki de.



Erkenden kalktım bu sabah. Çiçekli elbisemi giydim o sevdiği için. “İçime bahar doluyor bu elbiseyi giydiğinde.” demişti geçen hafta. Güneş yazın sıcak ışığını olanca gücüyle dolduruyordu sokaklara. Yolda biraz oyalanmak istedim. Fırına girdim. Sıcak poğaça, simit ve eritilmiş peynir aldım. Bakkala uğrayıp, domates, biber, yumurta ve gazete aldım. Fakat ne kadar uğraşsam da evden çıktıktan 9 dakika sonra kapısındaydım. Saatimi kontrol ettim: 06:55. Yine de zilini çalamadım, çekindim. Kesin huysuzluğu üstündedir yine, söyleniyordur kendi kendine, doya doya uyuyamadığı için. “Ne zaman bir işim olsa yataktan kendimi kazıyarak ayırıyorum ama işim yoksa, tatilse; durduk yere, hiç sebep yokken zıpkın gibi uyanıyorum.” derdi. Onu böyle söylenirken seyretmek çok hoşuma gidiyordu. Yüzünden kendine kızdığı halde içten içe özüne merhamet ettiğini anlayabiliyordum. Enteresan huyları, garip konuşmaları, ürkek tavırları vardı ama bir o kadar dünyayı, hayatı iyi bilen tarafı vardı. Aşık olduğumu söylememem için bir sebep yok.


Dış kapıdan bir kaç adım geriye çekilip yukarıya, penceresine baktım. Perdeleri örtmezdi hiç bir zaman. “Komşuların izlediğini düşündüğümde hareketlerime dikkat ediyorum.” diyordu gerekçe olarak. Pencere kapalıydı. Hiç hareket yoktu. Biraz beklemeye karar verdim poğaçaların soğumasından endişe ederek.


Bir kaç ay önce takvim yapraklarında baharın artık kesin olarak geldiği ilan edildiği gün tanışmıştık. Adına yakışır güneşli bir bahar günü olsa da gölgedeyseniz üşürdünüz.


Sahilde yürüyüşe çıkmıştım. Bir kaç tur attım. Temiz havayı ciğerlerime doyasıya çektim yürürken. Dinlenme noktası olarak belirlediğim ağacın yakınlarında oturan biri dikkatimi çekti. Yürüyüşüm boyunca aynı bankta oturdu. Karşısında yayılan denize bir kez olsun bakmadığından eminim. Başı öne eğik, elindeki telefonla meşguldü. Bütün dikkatini telefonuna vermesi nedense rahatsız etti beni. “Şurada milyarca insanın hayatında bir kez bile göremeyeceği enfes bir manzara varken nasıl oluyor da gözünüzü telefondan ayıramıyorsunuz?” diye sordum.


Hiç tepki vermedi bir süre. “Cevap vermeyecek herhalde:” deyip yürüyüşüme devam edecekken ilgisinin telefondan ayrıldığını fark ettim. Önce ayakkabılarıma baktı. Sonra da yavaş yavaş kaldırdı kafasını. Gözlerime gelince durdu. Öyle derin baktı ki; bir an için ruhumu okudu sandım. Bakışları canlandı neden sonra.


“İbadet ediyordum.” dedi yumuşak bir sesle. Aradan o kadar zaman geçti ki ne dediğini anlamadım. Fark etmiş olacak ki ilave etti; “Manzaraya neden baktığımı sormadın mı?” Sonra ona siz diye hitap ettiğimi hatırladı. “Sormadınız mı?”


Utandım. Önemli bir anı bozduğumu düşündüm. Özür dileyecekken yanına oturmam için tam ortasına oturduğu bankın sağına doğru kaydırdı kendini. “İbadet ediyordum.” dedi tekrar ekranını kapattığı telefonuna bakarak.


“Gün içinde hoşuma giden, sevdiğim, kızdığım, bozulduğum her şeyi, paylaşmak zorundayım. Yoksa ekran tanrıları tarafından unutulurum. Kimse benim varlığımdan haberdar olmaz. İbadetimi aksatırsam unutularak cezalandırılırım. Adım anılmaz olur. Varlığımı ekran tanrılarına kurban etmezsem varoluşum zedelenir.”


Tuhaf bir dinginlikle söylüyordu bunları. Dalga mı geçiyordu, inanarak mı söylüyordu anlayamadım. Bunları düşünmemin onu dinlememi aksattığını fark etmiş olacak ki aniden sustu.


“Neden sustunuz?” diye sordum. “Bir soru sorup cevabını dinleme zahmetine katlanamadığını fark ettim.” Hemen sonra ekledi; “Katlanamadığınızı.” Sonra diğer tarafa çevirdi başını utanır gibi. “Ben bu nezaket işlerini beceremiyorum. Senli benli konuşmayı tercih edebilir misin?” dedi bana bakmadan. Gülümsedim başımla onayladım ama yüzünü dönmediği için göremedi. Kısa bir duraksamadan sonra ilave etti tekrar; “-iz?”


“Rahat olun.” dedim. “İçinizden nasıl geliyorsa öyle konuşun.”


“Yine sizli cümleler kuruyorsun. Sen öyle konuştukça geriliyorum. İçimde özenle sakladığım herkesi görüyorsun sanıyorum. Bütün sırlarıma vakıf oluyorsun böylece. Beni ve içimdekilerin birbirinden bağımsız uyumsuzluklarını ifşa etmek için uygun zamanı bekliyorsun sanki.”


“Tamam!” dedim yine gülümseyerek. “Rahat ol. Hiç bir şeyini görmedim. Ayrıca da teessüf ederim. Dinliyordum seni. Lütfen devam et!”


“Neye?” diye sordu. Değişik bir saflık vardı yüzünde, bakışlarında sözlerinde. Bir yandan da bilge bir hali vardı. İnsanlarla iç içe ama bir o kadar insandan azade. Ürkekti. Gittiği evde gördüğü oyuncakla oynayabilmek için evin sahibinin gözünün içine bakan bir çocuk gibiydi. Ama aynı zamanda da müdanasızdı. En ufak bir dokunuşta, hatalı bir sözde, maksadını aşan bir bakışta iletişimi keseceği belliydi. Sizli konuşmaları sevmediğini söylese de arada bıraktığı görünmez bir mesafe vardı; aşması hiç kolay olmayan.


Hatırlattım; “Ekran tanrılarını anlatıyordun.”


“O kadar işte.” dedi. “Bütün eski tanrılar; Zeus, Odin, Enki, Horus kim geliyorsa aklına hepsi öldü. Ekran tanrıları hepsini öldürdü. Televizyonlar, telefonlar, tabletler ele geçirdi ruhumuzu. Birine bakmadığımız zamanlarda mutlaka diğerine bakıyoruz. Her şeyi onlar sağlıyor. En karanlık arzularımızı besliyorlar ya da üzgün olduğumuz zamanlarda oyalanacak bir şeyler verip rahatlatıyorlar. Günümüzü en ince ayrıntısına kadar biliyorlar. Aklımızdan geçirdiğimiz her şeyi karşımıza satın alınacak bir öge olarak çıkarıyorlar. Bir arkadaşınla her konuşmanı en ince detayına kadar dinleyip senin hayallerinin neler olduğunu bulup çıkarıyorlar. Senin de onların bu keremlerine karşılık bir şey yapman gerekiyor. Sevdiğin, sevmediğin ne varsa o ekranlar aracılığıyla bildirmen gerekiyor. Yemeye doyamadığın muhlamayı, gezdiğin yerleri, hükümete kızdığın şeyleri paylaşmazsan seni yok sayıyor. Ama yok saysa da seni izlediğini bilirsin. Vazgeçemez senden. Ta ki ölene kadar.”


Söylediklerine itiraz etmek gelmedi içimden. Aklıma takılanı sordum eğip bükmeden.


“Ya o içindeki herkes? Onları da izliyorlar mı?”


“Emin değilim.” dedi. Gözlerime baktı bana asır gibi uzun gelen bir süre. Biraz olsun güvenmiş olacak ki; anlatmaya başladı.


“Yunus demiş ya; ‘Bir ben vardır, benden içeru!’ Benim içinde kaç tane ben var sayamıyorum. Tespit ettiklerim şimdilik dört tane. Birbirimizin arasında kalın duvarlar var, hiç birimiz diğerimizin dediğini duymuyoruz.


En dışta herkesi bildiği ben var. Anlatmaya gerek yok onu. Onun hemen altındaki çok sinsi ve tehlikeli. Tam bir menfaat düşkünü, kaypak ve yalancı. Bunun altında da doğrucu Davut var. “Madem ikincisin, niye birinci gibi görünüyorsun?” diye saçma saçma sorular soruyor. Biraz uyuz oluyorum açıkçası buna. Bu üçüncüyü bir şekilde ortadan kaldırmak lazım. İyi oldu bak hatırladığım; bunun üzerinde düşüneyim.


Dördüncünün diğerleri ile hiç işi yok. Ne zahir, ne batın umurunda. O bambaşka bir şeyin peşinde ama henüz bilmiyorum ne istediğini. İçimde bu kadar ben varken işim olmadığı günlerde güneş henüz doğmadan ve üstelik diğer günlerde içimde bulunması mümkün olmayan bir coşku ile uyanmam da normal sayılabilir belki. Adam zaten anormal; o yüzden yaptıkları normal.


İçimde dört tane ben var dedim değil mi? Kendimden başka kimseyle işim yok bu yüzden. Sadece ve sadece kendime aşinayım. İçimdeki diğer hainler yüzünden kendimi de baştan sona tanıdığımı iddia edemem.


Kendime sözüm geçmez. Yapma dediğim her şeyi yaparım. Gece yatmadan kararlar alıp, sabah olunca o kararları ya unutmuş gibi yaparım ya da bilmezden gelirim. Sevdiğim insan sayısı iki elin parmaklarını geçmez. Biri ikisi dışında da kimseye söylemem sevdiğimi. Söylediklerimi, söylemediklerimi, olan biten her şeyi defterime yazarım.”


Fısıldamak için kulağıma yaklaştırdı dudaklarını. “Yazdıklarımın çoğunu ekran tanrılarıyla paylaşmıyorum.” Devam etmek için doğruldu tekrar.


“Kendimi baştan sona tanımış olsam defter bahsi açılınca hüzünlenmezdim herhalde. Kimsenin bilmediği, farkında olmadığı dertler icat edip onlara üzülmezdim sanırım. Defter konusundaki üzüntüm çok derin.


Bir odam var. İçinde masam ve defterlerim dışında bir şey yok. Odam tütün leş. Söndürülmüş sigara izmaritlerinin kokusunu çekmeye devam edebiliyorum böylece. Zaten kalleş bir virüs yüzünden zuhur etmesi kaderimizde yazılı diğer hastalıklarımızı önemsememe eğilimindeyiz. İçimiz yanıyor özlemlerimizi, dertlerimizi anlatacak kadar yaklaşamadığımız için insanlara. Madem anlatamıyoruz o zaman alalım kağıdı kalemi yazalım ne geçiyorsa içimizden diyoruz fakat o da ne; defter lobisi iş başında.


Kağıtlar mürekkep tutmuyor. Yazdıklarım, sayfanın arkasından da okunuyor. Kimse işin farkında değil; bu memlekette defter sorunu var. Zihinden geçenler, eller marifetiyle hiç bir cihaz ve sistemin okuyamadığı kağıtlara yazılmasın isteniyor olabilir. Bu işte de ekran tanrılarının parmağı var kanımca. Bak insanlara nasıl da vazgeçtiler kalem tutmaktan. Bir şey yazılacaksa hemen klavye arıyorlar.


İnat edip illa kâğıt kalem kullanacağım diyenlerin de yazdıkları defterleri bozsun, kullanılmaz hale getirsin deniliyor olabilir. Dayanıksız, adi kağıttan olsun ki; uzun yıllara meydan okumasın. Bir dolma kalemin standart mürekkebini bile ön yüzünde tutmaktan aciz defterlerimiz. Üstelik çizgisizini bulmak daha zor. İstiyorlar ki; önceden işaret ettikleri karelerin, çizgilerin içinde kalsın yazılanlar. Optik bir okuyucu denk gelirse o çizgileri referans alarak ekran tanrılarının anlayabileceği bir hale getirmekle görevli yapay zekâya içimizdeki en derin hisleri aktarabilsin diye kesin. “


Elimde olmadan gülümsedim. Ama hemen toparladım kendimi. Gülümsememi fark etmedi. Yüzü denize dönüktü. Sustu ve manzarayı izlemeye başladı.


“Hoşlandım senden.” dedim ve anında bunu söylediğime pişman oldum. Artık çok geçti. Yıldırım gibi döndü bana doğru. “Sakın ha!” dedi gözlerini gözlerime dikerek. “Sakın kendini bana yaklaştırmaya çalışma. Benim kendimle bir gizlilik sözleşmem var. Aşkımız da gizli, kim olduğumuz da. Kurduğumuz seddin üstünden kimse atlayamayacak.”


Bozulmuştum işin açıkçası. Sormaktan alamadım kendimi; “Neden?”


“Biliyordum.” dedi başını önüne eğerek.


“Anlamıştım. Bir sebep yokken, günlük işlerime dalmışken, gözümün önüne gelen bir görüntüyle birlikte, ruhum sıkışmaya başladı bedenimde. Ona uzanmış bir eli tutmaya meyil ediyordu. Yüzünü benden yana çevirmeye çekiniyordu. Gerçekte de öyle olmuş. Anlattı sonraları. Biliyordum, gönderdiğim şiiri onu düşünerek yazdığımı anlamadığını. Biliyordum da işte… İnsan umut etmekten vazgeçemiyor.. Ne diyordu ekran tanrılarının bize hediye ettiği en güzel filmlerden birinde; “Umut henüz keşfedilmemiş hayal kırıklığıdır.”*


Biliyorsun olacakları. Tahmin ediyorsun. Bu sefer öyle olmayacağına inanmak istiyorsun. Bilmek inanmanın ötesindedir. Biliyorsun ve öyle oluyor.


Üstelik bir de haber veriliyor. Neşe içinde anlatılıyor. Benden bir umudun varsa vazgeç demek bu. Onun suçu yok. Bu benimle ilgili bir mesele. Çok geldi başıma. İçimde umutlar yeşeriyor. “Hah! İşte bu o!” diyorum. Tam yaklaşacağım, arkamdan gelip önüme geçen başka birinin yabancı bakışlarında eridiğini fark ediyorum. Otobüste güzel bir kız görsem bile aynı şey oluyor. Bir tosuncuk duruyor önüme bir daha göremiyorum. Yapacak bir şey yok. Acımı bastırıp, gülümsüyorum. “Mutlu olsunlar.”


İçime dönmem defalarca dikte edildi bana. Ben ne yaptım? Dinlemedim tabi ki. Sevda denizine her atlayışımda acı çektim. Kalbim kırıldı kuma döndü. Camdan bir kalp yaptım kendime o kumlardan. Daha dikkatli davranacağım diye söz verdim kendime. Bir süre önce o da kırıldı. Hem batıyor, hem acıtıyor. Artık gizliyiz aşktan. Sakın ha! Sakın meyil edeyim deme!


Gideceğim zaten ben. Baksana belki iyi olmuştur, ne dersin? “Gidelim!” desem cesaret edip gelemezsiniz. Anlayamadığınız için sevemezsiniz. Sevdiklerini iddia edenler her seferinde beni, kimliğimi, kişiliğimi yok etmeye çalıştılar. Sevmek yalanı tutturmuş herkes. Siz sevmek yalanları söylerken ben ekran tanrılarının önünüze sunduğu bir önceki resim gibiydim. Akışta kayboldum. Yeni resimler yüzünden unutuldum, bir daha da çıkmadım karşınıza. İşte o zaman gizlilik sözleşmesini koydum önüme. Ne gittiğim yerlerdekiler kim olduğumu bilecekler, ne de ardımda bıraktıklarım nerede olduğumu.”


“İyi de nereye gideceksin?” diye sordum.


İşaret parmağını dudaklarıma dokundurdu. “Şşşş! Ekran tanrıları duymamalı! Ben ve kendim dışında kimseye söylemedim nereye gideceğimi.”


Saatime tekrar baktım. Saat 07:04’ü gösteriyordu. Daha ne kadar bekleyebileceğimi kestiremediğimden zile dokundum. Pencereden kimin geldiğini görmeden kapıyı açmazdı. Geri çekilip yukarı baktım. Pencere açılmadı. İnce bir sızı yerleşti yüreğime. İnanmak istemedim iç sesimin bana söylediğine. Bir kez daha dokundum zile. Bu sefer çekinmeden hem de. Parmağımı çekemedim bir müddet zilden. Yine açılmadı kapı. Telefonuma sarıldım. Büyük hürmet duyduğu ekran tanrıları benim ismimi gösterirse kayıtsız kalamaz diyerek gülümsedim.


“Aradığınız numara kullanılmamaktadır.”


Başımdan aşağı kaynar sular dökülmesinin ne demek olduğunu o an anladım. Gözümden süzülen yaşları fark ettiğimde erken geldiğimi düşünürken aslında epey geç kaldığımı idrak ettim. Gitmiş.


*Sense 8

20 görüntüleme0 yorum

Son Paylaşımlar

Hepsini Gör

Hüküm